2 Şubat 2013 Cumartesi

GD-I Am Mugler Hakkında

Eveeet, uzun süre aradan sonra yine birlikteyiz.Bu konuyu ele almayı çok istiyordum ama konunun ilk alevlendiği dönem yazamadım.Geç olsun güç olmasın.

GD'nin Lady Gaga'nın stilistimi her ne tırtsa (sinir olduğum insan topluluğundan biri işte) onun defilesi midir o da her ne tırtsa yazdığı bir şarkı I Am Mugler.

Lady Gaganın şarkıları dinlerim, sevdiğim şarkıları da vardır efenim bknz:teeth, government hooker vs vs. Ama stilistin adı nedir, ne defilesidir orası beni ilgilendirmez, başımı çevirip bakmaya tenezzül etmem bile.Ama şunu biliyorum ki bu insanlarlar bu tarzı kullanıyor.Böyle şarkıları, bu tarzı kullanan insanlar için yaptığı bir şarkının çiçeklerden, böceklerden, piknik yapan mutlu ailelerden bahsetmesini beklemiyordum-bekleyemeyiz.

Yine de şarkıyı beğendim mi? Evet, güzel şarkı.Ama GD'ye yakıştıramadım.GD masum, temiz, saf, minnak bi bebek, melek filan değil.Daha önce de şarkılarında küfür etti ve rahatsız olmadım.Hemen belgelerle geliyorum bknz:That XX.Öle bayıla dinliyorum.Hatta uzunca bir süre sabah alarm olarak kullandım, soğumadım.O kadar mükemmel bir şarkı.Test ettim, onayladım.



Peki ama Muglerdaki beni rahatsız eden şey ne? Bu bariz ortadaydı, farketmedim.BIGBANG şarkıları olsun, soloları olsun küfrü gelişigüzel hiç kullanmadılar.Bırakın küfrü bana anlamsız olarak gelişigüzel yazılmış tek bir şarkı gösterebilecek biri var mı?
Şarkılarda en anlamsız görünenler bile belli nedenlerle yazılmış.Mesela Knock Out.İlk okuduğunuzda anlamsız gibi görünse de anti-fanlara yazılmış, ince detayları olan bir şarkıdır.

Ben I Am Mugler'ı dinlerken küfür etmesinden değil, gelişigüzel, anlamsız, sırf şarkı yapmak için yapılmış bir şarkı olmasından, Haru Haru'yu yazmış liderimin elinden böyle anlamsız bir şarkı çıkmasından rahatsız oldum.Bu benim sevgimden birşey eksiltmese de kızdım.
Vakit ayırıp okuduğunuz için teşekkürler.Başka türlü düşünen varsa fikrini almak isterim tabii ^^

13 Kasım 2012 Salı

Pencerem


Her sabah pencerem güneşi neşeyle selamlıyor, güneş de onu seviyor olmalı ki ilk ışıklarını ona armağan ediyor.Ben perdelerin ve yorganların arkasına saklandığım için hiçbir sabah bana yüz vermiyor güneş.
Pencerem her mevsimi tadıyor, kafasına göre takılıp, kendince mutlu mesut yaşıyor.İçerideyse ben boş bir çerçeveye bakıyorum.Penceremin önünde baharlar gelir, çiçekler açarken, buradaki verim kuruyalı yıllar olmuş bir kuyuyla yarışıyor.



Pencerem herşeyden habersiz yaşıyor.O damlaları havaya geri savuruyor, halbuki onun hemen arkasında ben yalnızlıktan kuruyor, sudan çıkmış balık gibi çırpınıp duruyorum.
İnsan az biraz benzer penceresinin önüne sanıyordum.Bunun şart olmadığını her gün biraz daha fark ediyorum.Pencerem huzurla önünden gelip geçenleri izlerken, ben onların yorgun aceleciliğine, hayatı hızla emip sömürmelerine, an be an ölüşlerine tanık olmamak için gözlerimi kapatıyorum.

27 Ekim 2012 Cumartesi

Çay ve Kahve Sorunsalı - 21.10.12


Gece saat 02:43.Ruh eşimle 2 saat konuştuktan sonra kulağımda hafif bir çınlamayla telefonu kapattım.Koskoca 26 katlı kız yurdu sessizliğe gömülmüş halde.Bu sessizliği bozan Teoman hayalperest olmayı özendirecek kadar güzel bir şarkı söylüyordu-ama şarkı bittiğinde başka bir tanesini açmaya üşendim çünkü hayalperestin tadı damağımda kalmıştı.-O yüzden şuanda sokaktan geçen tek tük birkaç araba haricinde kulaklarım işlevsiz.
Ben de kalkıp kimsenin içmeye cesaret edemeyeceği kadar koyu bir kahve yaptım.Hep kahve yaparım zaten.Çünkü öyle ya da böyle herşey bir kahvede olup bitiyor.Aşık olduğunu anladığın ilk gece titreyen kalbinle bir kahve içiyorsun, aşktan kanadığın o son gece titreme sırası kahveni tutan soğuk ellerine geliyor.Aşklar kahveyle başlayıp kahveyle bitiyor.Annen arkadaşıyla kahve içerek dedikodu yapıyor, kardeşin sınava hazırlanırken sabahlara kadar kahve fincanıyla sabahlıyor.Dışarıda amcalar kahvelerini içerken tavla oynuyor, yan masada oturan birkaç kız kahve falı bakarak gülüşüyor.Kahve başlangıçlara, bitişlere, gülücüklere ve gözyaşlarına, sohbetlere eşlik ediyor.
Çay böyle değil mesela..Çay bambaşka.Çay anlara değil hayata tanıklık ediyor.
Durup dururken bir kahve yapayım diyen insan görmedim ben hiç.Ya sohbete ya uykusuzluğa ya da iç hesaplaşmalara yapılır kahve.Hep bir amacı vardır.Ama durduk yere söylenen "Ben bir çay koyayım yahu." cümlesini de pek severim hani.
Kahve bir araçtır, bir olaya tanıktır; çay ise amaçtır, olayın ta kendisir.Kahveyi pek bir severim hani ama çay her zaman tek aşkım olarak kalacak ve bu yüzden çay daha pek çok yazıma eşlik edecek gibi duruyor.
Buraya nerden geldiğimi anımsamıyorum.Dünya barışı, penguenler ölmesin, yaşasın Fransız İhtilali.

G is back.

Öncelikle blogumu çok özlediğimi itiraf etmem gerekiyor...

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde Sabina'nın "Yerlere, insanlara ve eşyalara çok bağlanmamaya çalışıyorum." demesine inat bazı yerlere, bazı insanlara ve bazı eşyalara fazlasıyla bağlanıyorum.Mesela yengemin hediyesi olan müzik kutusu.Çam ağacı şeklinde ve çok tatlı bi melodisi var.Ya da Ankara'da aylak aylak gezerken aldığım tahtadan oyma melek figürü.Başucumda olmadığı zaman huzursuzlanıyorum-ki yurtta rahat uyuyamadığım günlerin de tek nedeni meleğimin olmamasıdır.

Bütün bunlar bir yana tüm yalnızlığımıza rağmen "Onsuz yapamam." dediğim çok insan olduğunu farkettim.Güneşim gibi her günümü aydınlatanlar haricinde gecemde yol gösteren ayım ve yıldızlarım var.Paha biçilmezler.Ne kadar yanlış olursa olsun, fazla bağlandığım insanların varlığını yadsıyamam.Ama böyle olduğunu çaktırmıyorum tabi.-Şaka bir yana bu konuda oyunculuk yeteneğim sııfııır sıfıııır sıfıııır.

Ve yerler...Ankara mesela.Suyu, havası, taşı, toprağı, insanı...Ya da Seoul.Hayallerimin şehri.Ve ve ve Ayvalık.Soluduğu havadan zevk duyabilir mi insan? Evet, duyabiliyormuş.




Blogum da bağlandıklarımdan biri olmuş işte hiç çaktırmadan.Eksikliğini hissediyorum fazlasıyla.Düşünmeden yazmanın, okurlar mı okumazlar mı umursamadan keyif almanın yeri bu blog benim için.Daha önce tumblrımda önemserdim takipçimi, beğeniyi.Ama burası benim saham.Yarış için değil mutlu olmak için, özgürce at koşturuyorum buralarda.Bir de gel gör ki üniversitenin beni tek hayalkırıklığına uğratan yanı:İnternet fakiriyim.Yok, yok, yok.Doğru düzgün internetim yok.Bu da canımı çok sıkıyor.Ama şu bir kaç ayda vınn mınn birşeyler edineceğim.

Seni yalnız bıraktığım için beni affedeceğini biliyorum.Teşekkürler efenim, teşekkürleeeer.

Üniversite haberlerine gelirsek ufaktan, herşeyiyle memnunum.Bir bölüm, bir fakülte, bir üniversite bu kadar mükemmel olabilirdi benim için.Hocalarım, derslerim ve hatta ödevlerim bile tapılası! Tanrım diyorum, iyi ki ama iyi ki buradayım şu an.Bundan daha mükemmeli olamazdı benim için! Hele ki tasarım-stüdyo dersim varken sabah erken kalkmak tadından yenmiyor.Cuma arka arkaya 2 stüdyo dersim var-ki hayatımın en mutlu dakikalarını sabahki dersimde yaşıyorum- Cuma sabahın körlerinde kalkarken bile sırıtıyorum."Mutlu olacağın işi yap." Bu kadar yerinde bir cümle olabilir mi?! Kendimi inek öğrenciler gibi hissediyorum, ders kırmak kelimeleri kanımı donduruyor adeta.Böyle güzelim dersler kırılabilir mi?! Ödev olarak Van Gogh Alive raporu isteyen hocalarım var, düşünebiliyor musunuz durumun yenilebilitesini?! (Van Gogh hakkında da yazmalıyım Ankara'ya dönmeden, enfesti çünkü.) -Tabi her ödevim bu kadar ballı lokma tatlısı değil (bknz:şekil a1:1 mm aralıklarla cetvelsiz düz çizgiler çizmek) Ama en yorucu, hatta kimisine göre çirkin, saçma, itici ödevimden bile mutluyum.Sabah 5 sularında o buruk mavinin gözümün içine baka baka gökyüzünü doldurması dahi hoşuma gidiyor.En kısa sürede biri akıl hastanesini arayabilir mi!!!

Sanırım ben üniversiteme, derslerime, mesleğime aşık oluyorum.Ve mutluyum...Uzun zamandır olamadığım kadar mutlu, yarınlar için umut dolu.

Devamı gelecek, xoxo sevgili okuyucum...

26 Ekim 2012 Cuma

Üniversite Sorumlulugu...bla.bla.blaaa...


Ailenizden şikayetçi misiniz? Annenizin bamya, patlıcan, kereviz yapmasından bıktınız mı? Kardeşinizle çok mu kavga ediyorsunuz? Çözüm basit; üniversiteye gidin.

Şaka bir yana gerçekten üniversite hayatınızı çok değiştiriyor.Hep derlerdi, "Üniversiteye gittiğinde göreceksin, çok farklı." Lise 1'de şehir dışında yurtta kalmayı deneyimlemiş biri olarak bunu sorgulardım.Nasıl yani? Nesi farklı? Ne değişiyor?

Ailen daha çok üstüne düşüyor, her geldiğinde Sen orda yiyemezsin" diye pastalar, poğaçalar, kavurmalar, "Oooo kızım/oğlum geldi hadi çiğköfte yapalım"lar..."Hazır sen de varken şuraya gidelim, gezelim"ler...Evin kralı/kraliçesi oluyorsunuz.Ama bu yazıda tartışmak istediğim konu bütün bu ilgi, alaka, özen ve fiziksel getiriler değil, üniversitenin karaktere olan etkisi.

Geniş görüşlü olduğuma inanıyorum.14 yaşlarındayken şehir dışında okumak istedim, 14 yaşında bir gencin ailesinden uzak, ayakları üstünde durabileceğine inanıyordum, abim İstanbul'da üniversitede okuduğu için biraz da ondan özençle lise tercihlerimi yapıyordum.Ankara'da liseye başladığımda kendime yetebileceğime inancım sonsuzdu.Şu anda da hala 14 yaşında bir gencin kendine yetebileceğine inanıyorum ama bunun doğru ve sağlıklı olmadığının farkındayım.Günlerini geçirebilir, mutlu olabilir, başarılı olabilir.Ama bir yönüyle eksik olduğunu düşünüyorum ve bu yönü keşfedemiyorum.Bunu başıma ağrılar girene kadar sorguluyorum.

Ankara'daki okulumdan 2.senemde biraz da ailemin zoruyla nakil aldırdım.Devremde okuyan arkadaşlarımın birkaçının etkisi (kleptomani arkadaşım tarafından iftiraya uğrayıp devreyle aramın bozulması ve oda arkadaşımın birkaç kez intihar girişiminde bulunup komaya girmiş olması da büyük birer neden tabi) ve şeker hastalığımın ortaya çıkmasıyla evime döndüm.Çok iyi arkadaşlar edindim, hala görüştüğüm tatlı insanlar.Mutluydum da...Ama sorumsuzdum.Para kontrolüm sıfırdı, annemin her seferinde beni uyarmasına rağmen o beni aramadıkça onu arayıp sormuyordum.Yediğime, içtiğime dikkat etmiyordum ve genetiğimde var olan diyabeti ortaya çıkarttım.Karakterimin bulanık çizgilerle beliriyordu.İyi bir temel üstüne bozuk tuğlayla inşaata girişmiş gibiydim.

Bu sene çok özlediğim ve sevdiğim Ankara'da üniversiteye başladım.Annemle vedalaşırken huzursuzluğunu hissediyordum.Sorumsuzluğumdan korkuyordu.
Aslında ben de korkuyordum.Karakterimin o an ne isterse onu yapan yönünden korkuyordum.Yanlış yapmaktan korkuyordum.Annemi üzmekten korkuyordum.
-İşte tam burada farkettim esas olayı.-
Annemi üzmekten korkuyordum.Halbuki ben 14 yaşındayken bunu hiç düşünmemiştim.Hatta lise boyunca "Üzülüyorum" dediğinde dahi bu bana somut gelmiyordu.Ciddiye almamaya ya da sevgi eksikliğine vermeme imkan yok bunu.Asla sebep bu olmadı.2 yaşındaki bir çocuğa atom parçalamaktan, modern fizikten, Pavlov'un deneyinden bahsettiğinizde reaksiyon alamazsınız.Tıpkı bunun gibi "insanları üzmek" kalıbına beynim reaksiyon veremiyordu.Bu yüzden insanları üzmekten korktuğumu farkettiğimde değiştiğimi anladım.

Para harcarken kontrollüydüm.Yediğime, içtiğime, diyabetime, sağlığıma dikkat ediyordum.Olabildiğince sorumluluk sahibiydim.Elbette hatalarım, aksattığım görevlerim oldu.Ama bunu "hata" olarak tanımlayabilmem bile sorumluluğumun farkında olduğumu gösterdi bana.Daha kibar, daha anlayışlı, daha affedici ve düşünceli olduğumu gördüm.

Değişen neydi bilmiyorum."Geçen 4 senenin etkisi." desem, değil.Çünkü ben insanları en çok son senemde üzdüm, daha 1 sene bile geçmedi.Yaptıklarımla, tavırlarımla, konuşmalarımla ve hatta duruşumla çevremdeki herkesi üzdüm."Şehir dışında yalnız olduğum için olabilir." desem, değil.Çünkü şehir dışını daha önce deneyimledim.Bütün bu değişime bir neden konduramıyorum.
14 yaşında 9b ile çizdiğim karakteri silip 9hla yeniden çizmeme neden olan şeyi bilmiyorum.
Bildiğim tek şey üniversiteye gitmenin insanı gerçekten değiştirdiği.
Olumlu değişimler yaşarsınız umarım.Bir başka laf salatamda görüşmek üzere!

25 Ekim 2012 Perşembe

Tamamlayıcım ve Ruh Esim

Bu yazım dabılım, pingum, Berfuma; 11 yılın eskitemediği dostluğuyla, ruh eşim Büşrama ve umutsuzluğa düştüğümde okumam için kendime yazılmıştır.Vakit ayırıp okuyanlara da ayrıca teşekkür ediyorum ^.^



Yaklaşık 7 milyar insan var eğer bilgiyi bulduğum siteler yanılmıyorsa.

Düşünün...7 milyar insandan birisiniz.Ve karşınıza öyle biri çıkıyor ki 7 milyar kişi arasından bir ikinci insan sanki yaratılırken sizden koparak meydana gelmiş.

Kurabiye yaparken elinizde yuvarladığınız parçanın çok büyük olduğunu farkederseniz ikiye böler ve o hamur parçasından iki kurabiye yaparsınız ya, tıpkı onun gibi işte.

Bu insan karşınıza çıkıyor ve ağır ağır hayatınıza giriyor, çatlaklarınıza sızıyor, boş ve eksik yönlerinizi tamamlıyor. Sanki mektubun ikinci sayfasıymış gibi konuyu bütünlüyor.

-Bu insan karşınıza çıkıyor, sizi seviyor, kendini sevdiriyor, size bir amaç veriyor, sizi bütünlüyor ve sizinle bütünlendiğini size hissettiriyor.
Onunlayken mutluluktan ruhunuz titriyor...

Bir de iki parçalı bir yapboz düşünün.Birleştiği kenarlarıyla birbirine tam oturan, öbür kenarları ise bambaşka olmasına rağmen uyumuyla damağınızda sıcacık bir his bırakan.Ruh eşiniz.

Onunlayken hiç olmadığınız kadar dürüst, hiç olmadığınız kadar kendinizsiniz.Çünkü asla yargılanmayacağınızı bilirsiniz.

Ağladıktan sonra uykuya dalmak kadar rahattır onunla olmak.Ev gibi hissettirir.Sıcak poğaça kokusu, kahkaha atmak ve pazar sabahı kahvaltısı gibi.

Şüphesiz, ben dünyanın en şanslı insanıyım.Bu iki insana da 18 yaşında kavuşan kim var ki başka?
Onlar yanımdayken dünyanın merkezi oluyorum, devleşiyorum, büyüyorum adeta.

Herşeyi ama HERŞEYİ başarabilecek gücü, enerjiyi ve cesareti buluyorum kendimde.

Bu iki insan da ayrı ayrı vazgeçilmezlerim, en değerli hazinelerim, sevgililerim.
İyi ki varsınız, iyi ki benimlesiniz.
Sizi çok seviyorum.

9 Eylül 2012 Pazar

Blue

Blogumu ihmal ediyorum gibi gelmeye başlamıştı ufaktan.Ama bomboş içim.Yazamayacak kadar boşum.
Neden bilmiyorum ama bitkin hissediyorum.Yaşlı...

Belki de kısa süre içinde Ankara'dan döndüğümdendir.Evet, Ankara.Tanıdığım bir çok insanın Ankara'yı sevmemesi hiç dert değil.İstanbulsevenler alınmasın ama bana hep ortalık malı gelmiştir İstanbul.Biraz fahişe.Herkesin sevdiği, herkesin kucakladığı İstanbul..
Elbette boğaza karşı oturup çay içmek keyifli ama bana özel değil.Ben daha çok bana özel olmasını yeğliyorum.Kusurlu olsun istiyorum.Kusurlarını okşamak istiyorum şehrimin.Ankara'nın o yüzümü kesen, kar yağışının ısıtamadığı soğuğunda, Tunalı'da atkı ve şapkanın içinde kaybolmuş, adeta kimliksiz görünen insanlarından biri olmak istiyorum.Karanlığın içinde her bir kartanesinin parıldamasını izlemek sonra da Kuğulu'daki terk edilmiş bir banka oturmak istiyorum.İnsanlar o soğuktan kaçarken ben, onları izleyerek kahkaha atmak istiyorum.

Ankara'yı seviyorum.Hatta neredeyse Seoul kadar çok seviyorum.Seoul benim hayal ülkem, rüyam, yarınım.Ankara ise bugünüm.Hiç sevmediğim kışlık kıyafetlerime bakıp iç geçirme nedenim.
Ve evet, Ankara'yı çok özledim.



Ankara benim gözümde Blue'nun tam karşılığı.Hüzünlü bir krema Ankara ve ben onu çilekle sıyırmak için sabırsızlanıyorum.Ankara'yı düşünüyorum.Düşünürken hüzünlerimin şarkısını dillendiriyorum.

Gözlerimi kapattığımda Ankara'nın en güzel caddesinde, Blue eşliğinde yürüyorum.